''Size ne soru sorulsa şuan kendinizi iyi hissedersiniz ? '' diye sormuştu yazar. İçime ne zaman bir hüzün çökse hemen bunu düşünürüm. Hatta biraz değiştirerek şöyle soralım: Şuan neyi anlatarak o şeyin yükünden kurtulmaya ihtiyacımız var ? Hadi biraz daha değiştirelim. Bize o sorulmasını istediğimiz sorunun kimin tarafından sorulmasını arzu ederdik ? Mesele tam olarak bu soruların cevabında gizli.
Hepimiz vereceğimiz cevaplarla belki kendi derinliğimize inip içimize çöken o hüznün düğümünü keşfedeceğiz. Belki de hiç tanış olmadığımız bir başka benliğimiz ile karşılaşacağız. Soru sormak zahmetli ve cesaret gerektiren bir iş aslında. Eskilerin dediği gibi " Dermanı olamayacağın şeyi sorma ki karşındakinin yarasına saygın olsun."Ne kadar da ince ruhlu bir tavır. Soru sormak , bu tavrı hayatına yerleştirenler için meşakkatli geliyor. Çünkü onlar , önce o soruyu sormak için zaman ve zemin oluşturuyorlar. Ruh halini betimlemeye çalışıyorlar sonra rıza görürse sorularını yöneltiyorlar. Oysa bizler öyle mi ? Her şeyi sorup hemen de cevap bekliyoruz. Bakmıyoruz , görmüyoruz karşımızdakinin ruh halini . Ondaki hangi düğümü gün yüzüne çıkardığımızı umursamıyoruz bile.
İnsanlarla iletişim bir sanattır. Yavaş yavaş dokunup , ilmek ilmek işlemek gerek dokunulan kalplere . Yoksa hissedenin kalp değil, ruh olduğunun farkına varamaz insanlar.